İlk İnsan
İlk İnsanlar Eşdeğer dili konuşuyorlardı..
Dilbilimciler, günümüzün modern konuşma düzenini, ilk insanın diline uyarlamaya çalışıyorlar. 30.000 sene öncelerde İnsanlık tek 1 yerde eşdeğer dili konuşuyordu. Bilimcilere göre, genetik farklılıklar yüzünden çağlar boyunca dillerde ayrılıklar oluştu. Linguistikler yani dilbilimciler “Ana Dil”i veya verdikleri adla “Ön Dünya Dili”ni ortaya çıkarmaya çalışırken ana dilin ilk defa Anadolu´da konuşulduğunu buldular.
1786 yılında İngiltere adına Hindistan’da hakimlik yapan Sir William Jones, insan doğası birlikte alakadar raslantıların peşinde. Doğu felsefesi eğitimi almış bazı bilginler gibi Sir Jones, önce bütün Hint destanlarını ve dini yazıtlarının dili olan Sanskritçe´yi öğrendi. Jones, Sanskritçe´de Latince ve Yunanca´da kullanılan bazı gramer yapılarının ve sözcüklerin benzerliğini buldu. Öyle ki, Jones’a göre hiçbir dil bilimci, bu yazıtların 1 kaynaktan çıktığına inanmadan bunları inceleyemezdi. Charles Darwin’in de iddia ettiği gibi Jones da insan dilinin ve fiziğinin zaman içinde kendi ana soyunu yok ettiğini düşünüyor. Bugün bilim adamları, dilin köklerini araştırma konusunda 1 devrim peşindeler. Noam Chomsky ve yandaşı dil bilimciler, dilin psikolojik 1 bilinmeyen olduğunu düşünürken, bilginlerin 1 kısmı da dilin kültürel evrimin ürünü olduğunu söylüyorlar. Modern dilleri, 1 incelemeden geçirirsek gramer yapılarının ve bazı sözcüklerin 5000 dil içinde benzeşmesi bizi tarihi ana dillere kadar götürür. Birkaç radikal dil bilimci, daha da ileri gitmiş ve bütün bu dilleri tek 1 ana dile bağlamıştır. Elde edilen dil bilimi bulguları, arkeolog, antropolog ve diğer sosyal bilimciler için yararlıdır. Bütün dil bilim adamları dünya toplumlarının hikayesini çözümlemek istiyorlar. Wayne Üniversitesi’nde incelemeler yapan Alexis Manaster Raamer, 1 bağlantı noktasına geldiklerini, dilin içindeki soruların antropolojik, sosyolojik ve psikolojik koşullar içinde olduğunu söylüyor. Dil, toplumu birbirine bağlayan 1 yapıştırıcı gibidir, dilin evrimini incelerken, eski insanların nasıl yaşadıklarını, göçlerini, yiyip içtiklerini anlayabiliriz. Hatta sözcükleri incelersek, topluluklar arası ilişkiler hakkında da bilgiler edinebiliriz. Çünkü yeni bulgular, birçok farklı bölgenin birbiriyle ilişkisi olduğunu ortaya çıkardı. Diller için oluşturulan köken ağacı, insanların aile ağacına benziyor. Böyle 1 ağaç oluşturulup incelendiğinde bütün insanoğlunun ve belki de bütün dillerin tek 1 yerden, 200.000 sene önce Afrika’dan çıktığı görülüyor.
İngilizce´deki Hintçe kökler;
Bir görüşe göre; dil evriminin incelenmesine İngilizlerin kökenlerine inerek başlanmalıdır. Shakespeare döneminde 16. yüzyılda konuşulan İngilizceyle, Chaucer dönemi 14. yüzyıl İngilizcesi epey değişiklik gösterir. Dramatik ses değişiklikleri tek 1 dil içerisinde olduğunda normal kabul edilebilir. İncelemeci Merritt Ruhlen’e göre; kelimeler bozuk para gibidirler yani değerleri düşebilir. Toplumun talebine bağlıdır.”Köpek” sözcüğü, dört ayaklı, kuyruklu herhangi birşeyi işaret edebilir ama hipopotam ya da dağ keçisi gibi statik 1 anlam taşımaz. “ Sesler ve anlamlar arasındaki bağ, dil biliminin geçmişini oluşturur” diye anlatıyor Ruhlen. Çünkü, herhangi 1 sayıdaki sesler birçok anlam taşıyabilirler, iki farklı dilde kelimelerin seslerinin ve anlamlarının uyuşması, 1 kökten geldiğine işaret ediyor olabilir. Örneğin; 1 müşteri, herhangi 1 İtalyan, Fransız, ya da İspanyol restoranında kahvesini “au lait”,”con leche”, ya da “latte” olarak ısmarlayabilir. Bu benzer sesteki sözcükler, kardeş gibidirler ve hepsi “süt” anlamındadırlar ve latince “lacte” den gelirler. bütün dil, evrim sürecine bağlı olarak değişim göstermiştir ve hepsi, kökü bilinmeyen Roma dilinden doğmuştur. Benzer karşılaştırmalar Jones’i Latince, Yunanca, ve Sanskritçe’nin daha eski 1 ana dilden ortaya çıktığı fikrine itmiştir. Örneğin; “three” yani 3 sayısı, Latince’de “tres”, Yunanca’da “treis” ve Sanskritçe’de “tryas” olarak yazılır. Jones’in bu fikrinden yola çıkarak, araştırmacılar İngilizce, Almanca, Rusça, Hintçe, Persçe, İsveççe, Gallerce, ve Litvanyaca dillerinin tek 1 dil kökünden türediği kanısına vararak, Hint-Avrupa adını verdiler. Bu ana dil 8000 sene önce yazının bulunmadığı zamanlarda konuşulmuştu, ve izleri, kardeş dilleri izleyerek sürüldü. Dil bilimciler, kalıntılardan yararlanarak Hint-Avrupa ana dilinin bütün Avrupa halklarınca konuşulduğunu buldular. Sovyet bilim adamları ise, son olarak hayvan isimlerinden ve tarımsal bitki adlarından yola çıkarak bu dili konuşanların tarımla uğraştıklarını ortaya çıkardılar. Dağ, çiçek ve akarsu isimleri bu insanların dağlık bölgede yaşadıklarını gösteriyor.
Herşey Anadolu´da başladı;
İpuçlarına ve verilere göre; Rus araştırmacılar, Hint-Avrupa dilini konuşanların Türkiye sınırları içinde olan Anadolu’da yaşadıklarını, bu dilin daha sonra Avrupa’ya ve kıtanın ortalarına yayıldığı ortaya çıkardılar, dilin Rusya’dan çıktığı ve savaşlar yoluyla Avrupa’ya yayıldığı düşünülüyor. Ama Gamkrelidze, Ivanov ve diğer Rus dilbilimcileri, Hint-Avrupa dilinin, Mezopotamya ve Yakın Doğu’dan çıktığını, çünkü bu dili konuşan insanların yaşadıkları coğrafi koşulların bu bölgelere benzediğini söylüyorlar. mesela, Hint-Avrupa dilindeki “wine” (şarap) sözcüğü, Hint-Avrupa dili dışındaki 1 dilden “Wanju”dan yani Mısırca’daki “wns” sözcüğünden gelmiştir. İngiliz arkeolog Colin Renfrew, Ruslar´ın teorisini kabul edilemez buluyor. Renfrew, arkeolojik çalışmalar sonucunda, Hint-Avrupa dilini konuşanların yurdunun Anadolu olduğunu ilan ederken, ayrıca bu insanların asla savaş yapmadıklarını sadece tarımla uğraştıklarını düşünüyordu. Renfrew, dilin Anadolu’dan Avrupa’ya yayılmasının 1500 sene sürdüğünü hesaplamıştı. Çünkü, tarım yapan insanların, istilacılık yapmadan doğal süreç içinde ancak bu kadar ilerleyebilirlerdi. Hint-Avrupa dilinin keşfinden sonra bilimciler, yıllarca bu dil üzerinde araştırma yaptıktan sonra daha da geriye gidilmesi gerektiğini anladılar. Ama Gamkrelidze ve diğer Rus bilimciler, Hint-Avrupa dilinin, Mezopotamya ve Yakın Doğu’dan çıktığını coğrafi koşullar nedeniyle savunurken dünyanın başka bölgelerini de araştırdılar. Örneğin; Altik yakınlarında Korece ,Japonca ve Orta Asya dillerinin oluştuğu Asya dillerini incelediler (bu diller “semitik” dil soyundan gelir). Hint-Avrupa dili ve Asya dilleri hakkında araştırma yapıldığında, Ruslar bunların epey daha eski 1 ana dilden geldiğini anladılar. Bu dilin adı “nostratic”di ve “bizim dilimiz” anlamına geliyordu. Bu eski ana dil günümüze uyarlanırken, Rus bilginler, en epey kullanılan sözcüklere ağırlık verdiler. Vücut bölümleri, şahıs ekleri ve doğal nesneler gibi.
Kızılderililer Asya´dan geldi;
Sesleri analiz ederken, Nostratic dilin birçok farklı dilin oluşumunda mekan aldığını görürüz. mesela, Nostratic dilde genç erkek anlamına gelen “majra” değişmiş ve Hint-Avrupa dilinde “merio” olmuştur. Daha sonra anlam değişikliği geçirip, koca erkek anlamına gelen Fransızca sözcük yani “mari” olmuştur. İngilizce´de de evlilik anlamında “marry” olarak kullanılır. Nostratic sözcükler incelendiğinde, konuşanların ne zaman ve nasıl yaşadıkları da ortaya çıkıyor, tarım bitkisi adlarından, onların tarımla uğraştığını anlıyoruz. fakat evrimin nasıl geliştiği bütün zaman bilinmeyebilir. Örneğin; “kuyna” sözcüğü Nostratic dilde köpekle kurt arası birşeydir. Daha sonra “k” harfi Alman dillerinde “h” ye dönüşerek, sonunda İngilizce´de ki “hound” sözcüğü ortaya çıktı. İlk köpek 1400 sene önce ortaya çıkmıştı ve bu Nostratic dilin konuşulduğu zamana rastlar. böylelikle 1 dilin oluşmasında koşulların önemi ortaya çıkıyor. Nostraticler seyahat eden 1 topluluktular, bunu “uzun yolculuk” anlamına gelen sözcüklerin varlığı 1 yana, dilin yayıldığı Asya ,Avrupa ve Hindistan gibi bölgelerdeki izlerinden de anlıyoruz. Bu arada, Joseph Greenberg, yerli Amerikan dilleri hakkında araştırma yapmıştı. O’na göre; yerli Amerikalılar yani Kızılderililer 3 grup halinde binlerce sene önce Asya’dan gelmişlerdi. İlk ve en güçlü grup olan Amerindler Güney ve Orta Amerika’da konuşulan dili oluşturdular. Diğer iki grubu oluşturan Nadeneler, Kuzey Batı’da Apaçiler´in, Eskimolar´ın konuştuğu dili geliştirdiler ve onlar Amerika’ya en son gelenlerdiler.
Araştırmacıların tartışması;
Greenberg’in teorisi, araştırmacılar arasında tartışma yarattı. Boulder’deki konferansta dilbilimciler Greenberg’in metoduna karşı çıktılar çünkü Greenberg bütün dillerdeki ses benzerliklerini, tek 1 dile bağlıyordu. Onlara göre bütün diller zaten birbirini etkilemişlerdi. 20 sene önce de buna benzer 1 tartışma yapılmıştı ve o vakit konu Afrika dilleriydi. Greenberg’in teorisi arkeologlar arasında da kargaşa yarattı çünkü yerli Amerikalılar hakkındaki fikirleri değişmişti. Arkeologlar uzun süre Yeni Dünya’ya göçlerin 12.000 sene önçe yapıldığına inanmışlardı. Greenberg 1 epey yerli dilinin Amerind dilinden türediği görüşündeydi ama farklı 1 veri vardı sebebi arkeolojik bulgular 12.000 yıldan daha önce göç olduğunu bulmuştu ve bu da dillerin yayılmasına daha epey zaman veriyordu. Örneğin; 16.000 yıllık mağara yaşamından sonra Şili’de 33.000 sene önceden kalan 1 başka barınak bulunmuştu. Yeni çalışmalar yerli amerikalıların genlerinin değiştiği tarihi karşılaştırıyorlar ve bu da 60.000 sene öncesine raslıyor. Amerikada’ki araştırmalar, İngiltere’deki gizeme de ışık tutuyor. Hint-Avrupa dil ailesinden olmayan 1 lisanı konuşan Basklar´ın nerden geldiği araştırılıyor. Rus bilimadamları, Bask dilinin Nadene’in 1 kolu olduğunu düşünüyor, bu dil Çince´ye ve eski Akdeniz dili olan “Etrüskan”a dayanıyor eşdeğer dile daha sonra “Dene Caucasian” adı verildi ve dil kıta’nın iki yanında ve Avrasya’da konuşulmuştu. Tıpkı Bask’ların dili gibi; başka dillere çevrilse bile sabit kalmayı başardı, egzotik dilbilimine göre dil bazen genlerde olduğu gibi, 1 topluluğun belirgin özelliği olabilir. Tarihsel dil araştırmaları, bilim adamlarını ilginç araştırmalara yöneltiyor. Genler incelendiğinde, dil ve gen arasında 1 bağın olduğu ortaya çıktı. Stanford Üniversitesi genetik uzmanı Luigi Cavalli Sforza; “insanlar 50.000 sene önce dünyaya yayıldığında; epey sayıda grup oluşmuştu ve bu gruplar 1 daha genetik ve dil olarak birleşemediler. Genler değiştiği için diller de değişti” diye açıklıyor. Sforza ve arkadaşları,42 milletten gen örneği aldılar ve 1 aile ağacı yaratmaya çalıştılar, ağaç insanların yayılışının tarihçesini, tek 1 topluluktan binlercesine nasıl ayrıldığını gösteriyor.
“Ön Dünya Dili” yayılıyor;
Daha da önemlisi Sforza genetik değişimin dili de etkilediğini buldu. En eski kaynaşma Afrika ve diğer dünya insanları arasında olmuştu, olay Homo Sapiensler´in Afrikadan çıkışlarını da açıklıyor. Genetik kaynaşma, dildeki kaynaşma ve etkileşimi beraberinde getirdi. Afrika dili Khosan’ın 1 kolu olan Kung San dili direkt olarak öbür dilleri de etkiledi. Yakın Doğu’da paleo-antropologların yaptığı fosil incelemelerinde: ilk ayrılmanın ve bütünleşmenin tarihi belirlendi; bu sezon 92.000 sene önceydi. Benzer şekilde genetik araştırmalar yapan 1 diğer grup, bütün dillerin 200.000 sene önce yaşamış olan küçük 1 gruptan çıktığını söylüyor. ”Eve” hipotezi denilen bu görüş California Üniversitesi genetikçileri tarafından savunuluyor. Onlara göre; bütün insanların genlerinde Afrika’da yaşayan Homo Sapiensler´in özellikleri var.Eğer insanlık bu küçük gruptan türemişse hepsinin aynı dili kullanmış olması mümkündür. Sheveroskin’e göre, genetik çalışmalar yoluyla orjinal ana dile ulaşılabilir. Örneğin; Nostratik dilde yaprak anlamına gelen “lapa”, DeneCaucasian dilindeki “tlapa” ve Amerind dilindeki “dap” ile benzeşir. Amerindlerde kadın anlamına gelen “kuni” Nostratik dilindeki “küni” ye benzer. İngilizce´de kadın hükümdar anlamına gelen “queen”de buradan türemiş olabilir. Sheveroskin ve diğer dil bilimciler buna benzer düzinelerce sözcüğün şeceresini çıkardılar ve orjinal ana dile “Ön Dünya Dili” adını verdiler.
Ön Dünya Dili adı verilen orjinal ana dil incelenirken, sözcüklerin gelişimi ve türleri de incelendi. Bu dönemde, bilim ve matematik olmadığı için, örnek üretirken genel kavramlar ele alındı. Örneğin; ”Niwha” yani ”hayat” sözcüğü insanoğluna ait bütün hayati kavramları kapsıyordu; hava, kan ,yürek gibi, dilin sözcükleri daha epey insan hareketleriyle ilgiliydi, köklerin bulunmasından sonra, dilin nasıl oluştuğu da incelendi, dilin oluşumu tabii ki iletişime dayalıydı. Fakat hala atalarımızın dil oluştururken nelerden etkilendikleri merak konusu.
Sayfa 60
Ataların sesi
Ortak kelimeler ve gramatik yapılar araştırırken, dil bilimciler modern dillerin kök ağacını tekrardan oluşturuyorlar. En epey kabul edilen aile ağacı, Hint-Avrupa dil ailesine aittir. Bugün bilginler, HintAvrupa dilinin bu ağacın sadece 1 kolu olabileceğini söylüyorlar.
Sayfa 62
Kelimelerin yayılışı
Yeni araştırma sonuçlarına göre; ataların dili, Avrupa’ya çiftçiler tarafından yayılmıştı. İngiliz arkeolog Colin Renfew’e göre; Hint-Avrupa dili denen bu lisan şimdi modern Türkiye olan Anadolu’da 8.000 sene önce ortaya çıkmış ve İngilizce, Fransızca gibi birçok dilin temelini oluşturmuştu.
Sayfa 63
Hepsi aynı aileden
Dünya insanlarının genlerini inceleyen biologlar sonuçta 1 aile ağacı oluşturdular. İnsan soyu tarihi göçler sonucunda ortaya çıkan 7 büyük bölüme ayrılıyor, hepsi. Genetik çalışmalar sonucunda anlaşılmıştır ki; dillerin lisan ağacı, genetik ayrımla paralel gelişmiştir.
Sayfa69
Homo Sapien´ler, konuşma için gerekli anotomik yapıya sahiptiler.
Orjinal telaffuz: maymunlar, yunuslar, ve ilk insanlar
Tarih-dil bilimcileri, telaffuz ve ilave yapısına dayanarak, hangi dillerin ilk bi şekilde nerede konuşulduğunu araştırıyorlar. Brown Üniversitesi araştırmacılarından Philip Lieberman ilkel insanların bugünkü insanlara benzer 1 gırtlak yapısına sahip olduğunu söylüyor. Fosil araştırmaları göstermiştir ki; gelişkin 1 dile ve modern gırtlak yapısına 200.000 sene önce ulaşılmış, göçlerle iletişim sağlanmıştır. Belki de gerçek anlamda dile yakın 1 iletişim formu bundan daha önceye de gidiyor. Fosil kafatasları incelendiğinde anlaşıydı ki; konuşmaya yarayan ve günümüz insanlarında bulunan 1 beyin bölümü ilkel insanlarda milyonlorca sene önce de vardı. Buna göre; atalarımız az da olsa konuşma yeteneğine sahiptiler. Lieberman, yeni kitabı, “Diller ve Çeşitleri”nde ilk insanların konuşmaya başlamasının nedenini, iletişim kurmak 1 yana, dünyaya egemen olma isteğine bağlıyor. Anladığımız kadarıyla o zamanlarda; 1 iki kelimelik konuşmalar ve genel anlamlar taşıyan sözcükler kullanılıyordu. Maymunlar ve diğer akıllı hayvanlar arasında da paylaşılan 1 dil formu vardır. Şempanzelerle yapılan çalışmalarda, sınırlı zaman içinde, sembol ve şekillerle iletişim kurabildikleri gözlendi. California Üniversitesi araştırmacıları; 5 buçuk yaşındaki Kanzi adındaki maymunun iki yaşında 1 çocuk düzeyinde gramer kurallarını öğrendiğini açıkladılar. UCLA psikoloğu Patricia Greenfield ve Sue Savage; Kanzi’nin semboller yoluyla iletişim kurabildiğini açıkladılar. Yunuslar ve deniz aslanlarıyla yapılan çalışmalarda ise, kelimeleri ve emirleri anladıkları gözlendi. Araştırmacıların bazıları hayvanların konuşmaları anladıklarını söylerken, 1 kısmı da onların yemeklere ulaşmak ve ihtiyaçlarını gidermek için şartlı reflekse uyduklarını söylüyor. Colombia Üniversitesi psikoloğu Herber Terrace “Tüm araştırmalar kanıtlamıştır ki; hayvanlar sofistike 1 dil kullanıyorlar.” diyor. Terrace, hayvanların da insanlar gibi iletişim kurdukları 1 dile sahip olduklarına inanıyor. Fakat önemli olan konuşabilmeleri değil, böyle 1 yeteneği kullanabilmeleridir. Hayvanlarda konuşma fiziksel ihtiyaçlarla ilgilidir, insanlar ise sadece dünyevi maddi ihtiyaçları sebebiyle değil, düşüncelerini ve duygularını ifade etmek sebebiyle de dil kullanıyorlar.
Hesap tutmaktan edebiyata…
MÖ 35.000´den sonra İnsanoğlu kendini, duvarlara resimleyerek ifade etti. Fakat MÖ 35.000´den önce Mezopotamya’da kurulan büyük uygarlıkta; vergileri kaydetmek ve malları hesaplamak için 1 iletişim sistemi kullanılıyordu. Buna çivi yazısı denildi. İlk yazı, çivilerle yumuşak taşlara sembollerin çizilmesiyle ortaya çıktı. iki.000 kadar sembol vardı. Bunlar sadece defter tutmak amacıyla değil, tıbbi bilgiler, destanlar ve dini yazıtlar için de kullanılıyordu. İlk yazı, çivi yazısı olarak kabul edilmesine rağmen, başka yazı sistemleri de gelişti. Bunlar farklı yöntemlerdi fakat tümü de İnsanoğlu´nun yazıya neden gereksinim duyduğunu açıklıyordu. Birçok yazı sisteminin doğuşu, yeni medeniyetlerin güçlerini kanıtlama ve egemen olma isteğinden doğdu. Örneğin; Mısır’da, yazı, hükümdarı övmek için kullanıldı. Çin’de bulunan eski dökümanlarda, anıtlar üzerine fetihleri öven yazıların yazıldığı görülüyordu. Orta Amerika’daki Maya yazıtları ise mevsim törenlerini ve imparatorluk merasimlerini anlatır. Yazı, önceleri seçkinler ve soylular için ortaya çıktıysa da sonraları halk tarafından kullanılmaya başlandı. Yazı sistemleri önceleri bulut, güneş, yağmur, öküz gibi resimlerden yani hiyerogliflerden oluşuyordu. Bu, basit gibi görünse de bütün resim, 1 diğerine eklenip farklı anlamlar yaratırdı, ve anlamlar, yazan kişiye göre değişirdi. Sonuçta; yazılar, doğrudan doğruya fikrin ifade edildiği “ideogramlar” haline dönüştü. Güneş simgesi, daha sonra ateş ve ışık anlamına gelmeye başladı. Sesler ise, fonetik olarak birleşmeye başladı. Örneğin; İngilizce´deki “bee” (arı) ve “leaf” (yaprak) birleşerek “belief” yani inanç anlamına geldi. Bu sonuç dilin kolaylaşmasını ve iletişim sistemi haline gelmesini doğurdu. M.Ö. 1500 yılında ilk gerçek alfabe yazıldı. “Eski Canaatie” alfabesi sistemli iletişimi kolaylaştırdı ve genel 1 alfabe haline geldi. İlk defa 1 yazı sistemi, tamamen fonetiğe uygundu, ve okunması kolaydı. Fakat yine de sesli harflerin eksikliği okumayı güçleştiriyor ve yazı çözücülerini zorluyordu. Örneğin; “dbt” sözcüğü sesli harfler olmadığı için “dept” (borç), “debit” (zimmet), ya da “doubt” (şüphe) anlamına gelebilirdi. M.Ö. 740’da ilk defa Yunanlılar, sesli harfleri kullandılar. Bu herkes için kolaylık oldu, yazının doğuşu insanların kendilerine ifade etmelerinde çığır açtı. Yazı, bütün sosyal sınıf için önemli 1 araç olduğu kadar demokrasi ve edebiyat için de gerçek 1 hazineydi, .